Araştırmalar

Atatürk gibi düşün deyimini gerçekte var mı sizler için araştırdım. Norveççe’de Atatürk gibi düşün şeklinde bir deyim bulunuyor mu? Bu söz nereden çıktı? İlknur Güntürkün Kalıpçı isimli yazarın yazdıkları olayı nasıl bir boyuta getirdi? Yazımıza başlayalım;

Bugün Türkiye’de olan olaylar neticesinde haberleri okurken altına yazılan yorumlardan birisi dikkatimi çekti;

“Eğer zorda kalırsan, İçinden çıkılamaz bir durumdaysan, Atatürk gibi düşün” – İsveç Atasözü

( “If you are in trouble, if it is inextricable, think like Ataturk” – Swedish Proverb )

( Yada When you feel hopeless think like Atatürk.)

(”Çaresiz kaldığında Atatürk gibi düşün” olarak da biliniyor. ) 

Araştırınca sözün diğer versiyonlarını buldum;

Atatürk gibi düşün – Norveççe deyim

Atatürk gibi ol – Norveççe deyim

Bu sözün doğruluğunu araştırdım, pek çok Türk arkadaş yabancı forumlarda bu sözler İsveççe’de ve Norveççe’de geçiyor mu diye sormuşlar. Hepsi olumsuz cevap almışlar. Yani bu sözler İsveççe’de ve Norveççe’de yok..

“Atatürk gibi düşün” Sözü Hiç mi yok?

İsveççe’de okuduğum kaynaklarda “Atatürk”’ü bırak, “Türk” geçen bir atasözü veya deyim yok.

Norveççe’ye gelince; Atatürk ile ilgili bir deyim yok söylenenlere göre.  “sint som en tyrk”-angry as a turk (Türk gibi sinirli) deyimi var. Bunu Norveçli arkadaşlar kabul ediyorlar.. Bu deyim iyi bilinirmiş hatta.

Birde Türk arkadaşlar Norveççe’de “Staerk som Turk” (strong as Turk) (Türk gibi güçlü) deyiminin olup olmadığını sormuşlar arkadaşlara, fakat Norveçli arkadaşlar böyle bir deyimin de olmadığını söylemişler ve eklemişler “varsada biz bilmiyoruz”..

Bu arada not olarak belirteyim, Fransızca’da “fort comme un turc” – Türk gibi güçlü deyimi vardır. Norveççe’de değil.

O zaman bu iddia nereden çıktı?

Bu söz Prof. Dr. “İlknur Güntürkün Kalıpçı”’nın notlarındaki şu satırlara dayanıyor;

2004 de bir konferans veriyorum birden bir hanımefendi ayağa fırladı. Dediki “Ben Norveçliyim ve şu anda Norveç’te çok sık kullandığımız bir deyim var, bu deyimin anlamını anladım” dedi. Hanımefendi “nedir o deyim” dedim. “Norveççe’de “ATATÜRK gibi düşünmek” deyimi var. Çok sık kullanırız bu deyimi” “nerelerde kullanırsınız” dediğimde “Hani bir problem veririz çöz diye o da tembellik eder çözmez. Deriz ki ona bu problemin mutlaka çözümü var. Birde ATATÜRK gibi düşün”. O gün otelime geldim televizyonu açtım o kadar çok kişiye bir de ATATÜRK gibi düşün dediğimi hatırlıyorumki galiba Norveççe’den çok bizim dilimizin bu deyime fazlasıyla ihtiyacı var diye düşünmeden de edemedim.

Diğer Bir Hikaye

Daha değişik versiyonuda var, Başka bir arkadaş şu hikayeyi kanıt olarak sunmuş :

Genç Türk işadamı Utku Oğuz, bilgisayarında kayıtlı son Atatürk fotoğrafını Projeksiyon makinesinin aydınlattığı duvara yansıtıp sözlerini tamamladı:
– İşte, Anadolu aydınlanmasının temeli olan Türk Devrimi budur…

Perugia’nın önde gelen kişilerinin oluşturduğu Felsefe ve Tarih Kulübü’nün üyeleri ve konuklar büyük bir coşkuyla alkışladırlar genç adamı. Genç adam da bir saatlik ‘1918 – 1939 arası Türkiye ve Atatürk Reformları’ konferansının gördüğü ilgiden mutlu, biraz da şaşkındı!

Kulübün başkan yardımcısı İtalyan dostu bir süre önce, “Şu hayranı olduğun ve her karşılaşmamızda bana anlatıp durduğun Atatürk’ü bizim kulüp üyelerine de anlatır mısın?” dediğinde hiç tereddütsüz kabul etmiş, ama böylesine yoğun bir ilgi ve heyecanla karşılanacağını düşünmemişti…

Ve deyim kullanılıyor;

Ama Utku Oğuz için o 18 mayıs gecesini asla unutulmayacak kılan yorum, orada konuk olarak bulunan yaşlı bir Norveç’liden geldi:
– Norveç dilinde “Mustafa Kemal gibi düşünmek” diye bir deyim vardır…
Herhangi bir problem karşısında, çözümü imkânsız olduğu düşüncesiyle hemen kestirmeden teslim olma eğiliminde olan, ne yapıp edip bir çözüm üretmek için yaratıcılığını zorlama zahmetine katlanmak istemeyen ruh ve zihin tembeli kişilere söylenir bu söz… Bu tip insanlara derhal, “Hayır, yanılıyorsun bu problemin mutlaka bir çözümü olmalı, biraz da Mustafa Kemal gibi düşün” deriz…
Ancak sizin bu geceki sunuşunuzdan sonra bu sözün arkasındaki anlamı çok daha derin bir şekilde kavramış durumdayım; bu güzel fotoğraflar eşliğinde yaptığınız sunşunuz bana bu yaşımda bir şey daha öğretti; yani benim anadilim olan Norveççeye yerleşmiş olan eski bir deyimin arkasındaki gerçek ve derin anlamı! Size bunun için minnettarım…

Genç Türk’ün gözleri yaşardı… Dünyanın bir başka ucundaki ülkenin anadilinde bir deyim olarak yerleşmiş büyük devrimciyi bir kez daha minnet ve özlemle andı.
Yalnızca bir saatlik bir konferans olarak planlanan gece ancek 19 Mayıs’ın ilk saatlerinde sona erebildi.

Saatlerce süren tartışma ve yorumlar ise şu ortak yargıyla sonuçlandı:

– Atatürk Devrimleri bütün ülkelere uygulanabilecek evrensel bir reçetedir. Zira din ve etnik ayrım temellerine dayanmayan çağdaş devlet modeli ne kadar çok ülkede uygulanırsa, dünya o kadar daha huzur ve barış içinde bir yer olacaktır…

Genç adam gecenin sessizliğinde yürürken büyük bir iç sızısıyla “Türk Devrimi’ni yıkmak için yola çıkan kerşı devrimciliğin ülkeyi sürüklediği bataklığı, “Başka çare yok” diyerek IMF’nin önünde boyun büken siyasetçileri” düşündü. Sonra büyük bir heyecan ve coşkuyla yaşlı Norveçli’nin bu kölelik zincirini kırmak için müthiş bir formül sunduğunu anımsadı

Sonuç Olarak;

2. hikayeyi zaten geçiyorum, bir dayanağı yok, 1. hikayenin kaynağı İlknur hanım o yüzden;

Kulaktan kulağa oyunu vardır, “ali ata bak” dersin, “veli ata bin” olur. Artık yanlış anlaşılma mı var, veya çevirme hatası mı, veya ayağa fırlayan kadın derdini mi anlatamadı, İlknur hanım mı yanlış anladı bilemeyiz.

Fakat şu an için görünen o ki, Norveççe’de sadece “Türk gibi sinirli” deyimi var, Atatürk ile ilgili bir deyim veya atasözü yok.

Ve görünen o ki, İsveççe’de de Atatürk ve Türklük ile ilgili bir deyim veya atasözü yok.

Tarihle ilgili bazı bilgilerin internette bilerek veya bilmeyerek yanlış yazıldığı bir gerçek. O yüzden görünen o ki lafını kullanıyorum, çünkü bu durumun, kimin yazdığı belli olmayan hikayelerden değil, düzgün kaynaklardan doğrulanması gerek.

Notlar

Not 1(12.2012): Yeni yeni bu konuyla ilgili yazılarla karşılaşıyorum, “Atatürk gibi düşün deyimi hangi ülkelerde kullanılır” diye, sanırım bazı arkadaşlar Norveç’i geçmişler uydurulan deyimi daha büyük bir kesime mal etmeye çalışıyorlar..

Not 2(07.2013): Komiktir, bu deyim “Kim Milyoner Olmak İster” adlı yarışma programında sorulmuştur. Yarışmacı dava açsa rahatlıkla kazanır.

Not 3(07.2013): Bu deyim yoktur. Var olduğunu iddia edenler deyimi gerçek dilinde söyleyememektedir. Norveççe “ å være som Ataturk  ” şeklinde aratıldığında bile google bize sadece bu deyimin olduğuna inanmak isteyen Türk sitelerini göstermektedir. Norveçli arkadaşlar kendi dilinde Atatürk ile ilgili deyimler hakkında araştırma yaptıklarında bu şekilde bir deyim bulamamıştır. “ når du føler deg håpløs tenke som Atatürk” ise google translate tarzı sitelerden çevrilmiş bir cümledir ve arama sonuçlarında sadece buna inanmak isteyen Türk internet siteleri çıkmaktadır.

Not 4(07.2013): Şunu da belirtmekte fayda var, bu deyimin olduğunu iddia eden ve yayan şahıs İlknur Güntürk’ün hakkında araştırma yaptığımda, kendisinin profesör veya profesör doktor gibi unvanları olmadığını fakat kendisinin bu unvanları adını yazarken kullandığını öğrendim. Ayrıca kendisi Atatürk ile ilgili pek çok hikaye anlatmış ve bu hikayelerden bazıları ortalığı karıştırmış. Yani  bu hikayeler ya kanıtlanmamış yada yanlış çıkmış. (“Atatürk bilmem kimle görüşmüş” gibi, veya “Atatürk birine yardım etmiş” gibi daha önce duyulmamış sadece kendisinin anlattığı hikayeler, bu konuyu da daha sonra yazacağım.)

Atatürk gibi düşün ilknur güntürkün kalıpçı
Atatürk gibi düşün ilknur güntürkün kalıpçı

Kitap Basıldı

Not 5(03.2016): Celal Bayar’ın “ Atatürk gibi düşünmek “ adında kendi düşüncelerini dile getirmek adına yazdığı bir kitabının bulunduğunu da belirtelim. Kitapla ilgili yorum şu şekilde:

Atatürk’ün düşünce yapısı ile ilgili bilgiler içermesini bekliyordum. Lakin kitap tamamen Celal Bayar’ın siyasi görüşlerinden oluşmakta. 184 sayfalık bu kitapta, Atatürk’ün düşünce sistemiyle alakalı 10 sayfa yer yoktur. Celal Bayar kendi düşüncelerini, Atatürk üzerinden dile getirmiş diyelim. Çok sığ buldum. Okumanızı, zaman kaybetmenizi tavsiye etmem.

Ayrıca İsmail Tezgel’in de “Aklın ve Bilimin Işığında Atatürk Gibi Düşünmek” adında bir kitabı vardır.

Not 6(03.2016): Norveçi, İsveçi geçtim gün itibariyle bir gazete yazarı şunu yazmış yeni farkettim.

Atatürk gibi düşünmek” Finlandiya’da yaygın olarak kullanılan bir deyimmiş. İlknur Kalıpçı’nın Nazilli’deki güzel söyleşisini izlemeseydim, öğrenemeyecektim. Usun (akılın) önde olduğu, duygusallıktan ırak, mantıklı, bilimsel düşünmeye, Atatürk gibi düşünmek diyorlarmış.

Arkadaş, Finlandiya’yı nereden çıkardınız??

Not 7(03.2016): Gürkan Genç arkadaşımız bloğunda Norveç seyahatinde böyle bir deyimin olmadığını bizzat Norveçlilere sorarak teyit etmiştir.

Türkiye’de sık söylenen Norveç deyimi “Atatürk gibi düşün” aslında kocaman bir yalan, onların böyle bir deyimi yok, hatta İsveç’de de böyle bir deyim veya özlü söz hiç söylenmemiş.

Not 8(11.2016): Bu sözün olduğunu iddia eden arkadaşlar sözü orjinal dilinde kaynak göstererek bulabilirlerse, buraya da ekleyebiliriz insanlarda öğrensin. (Ki yok, olmayan bir şeyi bulamazsınız.) Bana bu söz vardır şeklinde mail atmanız sözün var olduğunu ispatlamaz

Dövme Yapıldı

Not 9(11.2016): Cehalet..

Atatürk gibi düşün atasözü deyim dövme
Atatürk gibi düşün atasözü deyim dövme

Not 10(04.2017): Bu kadar komedi fazla ama, profesör diye biliyor millet hala..

İlknur Güntürkün Kalıpçı…  26 yıllık Atatürk araştırmacısı.  “Atatürk kimdir?“  konulu videosunu facebook’daki bir paylaşımda izlediğimde , göz yaşlarımı tutamadım.  “Yok “dedim , “böyle güzel insanlar var olduğu müddetçe bizim sırtımızı yere getiremeyecekler, ne kadar gayret etseler de”…

Okullarda bize,  “pembe boyalı ev “ ,  “kardeşi ile karga kovalama maceraları ” benzeri  anlatılanların ne kadar yetersiz olduğunu , kendisinin de bu kadar yıllık Atatürk araştırmacısı olmasına karşın , anlattığı kaynaklara yeni ulaşabildiğini söylüyor , bu eli öpülesi  profesörümüz.

Videodan aklımda kalanları paragraflar şeklinde aktaracağım.  İlgilenenler  bahis konusu prfesörün isminden ilgili videoya ulaşabilirler.

Başkaları gibi,  bir de biz ;   özellikle bugünlerde  “Bi’de Atatürk gibi düşünebilsek…“  çözülmez sandığımız ne sorunların üstesinden gelebileceğiz kimbilir…

Not 11(12.2017): Şunu da belirteyim; sanmayın ki bu “olmayan bir şeyi varmış” gibi gösterme olayı sadece bize mahsus. Hatta bizdeki devede kulak kalıyor bile diyebilirim. Örneğin deyim orjinalde “Türk gibi güçlü”.. fakat öyle kaynaklara rastlıyorum ki Ermeni kaynaklara göre “Ermeni gibi güçlü”, Alman kaynaklara göre “Alman gibi güçlü”, Rum kaynaklara göre “Rum gibi güçlü”, Sırp kaynaklara göre “Sırp gibi güçlü” şeklinde yansıtılıyor.

Hatta maalesef bazı yabancı siteler kasıtlı olarak ırkçı sözleri Türkçe’de varmış gibi yansıtıyor. Örnek vermek gerekirse Litvanya tabanlı bir sitede Türkçe’de “Hiç bir zaman bir Rum’a arkanı dönme” şeklinde bir atasözü olduğu iddia edilmiş. Halbuki öyle bir atasözü Türkçe’de mevcut değil. Ve bu söz tamamen kötü niyetli birileri tarafından ortaya atılmış bir söz.  (Aklıma gelmişken Fetöcülerin internet sitesi serverları da hep Litvanya’dan çıkmıştı..)

Not 12 (01.2018):  Ayrıca yenice fark ettim, İlknur Hanım 2004’de bir konferansta böyle bir şey yaşandığını yazmış. Fakat bir sözlükte 2002 yılında şöyle bir yazı paylaşılmış;

mustafa kemal gibi düşünmek
“Herhangi bir problem karşısında, çözümü imkânsız olduğu düşüncesiyle hemen kestirmeden teslim olma eğiliminde olan, ne yapıp edip bir çözüm üretmek için yaratıcılığını zorlama zahmetine katlanmak istemeyen ruh ve zihin tembeli kişilere söylenen, Norveç diline yerleşmiş eski bir deyim.” (23.07.2002 – nausean)

Tahmin edebileceğiniz gibi bu yazının hiç bir dayanağı yok. Fakat buradan anlaşılan o ki; İlknur hanım 2002 yılında bir sözlükte yazılan yukarıdaki ilgili yazıyı görmüş, 2004 yılında hikayeleştirmiş, hikayeyi kitabında yazmış, panellerde ve konuşmalarda böyle bir şey yaşanmış gibi anlatmıştır. Sonrası malum, inanan herkes her ortamda bu sözü varmış gibi paylaşır hale gelmiştir.

Esenlikle,
Benan Çetin

ilk yazı tarihi: 21.08.2012-10:37 A.M.
/ son kaynak: toncha

Kitap ve Edebiyat

Her yerde denk geliyorum bu isme. Kimdir, nereden gelmiştir, nerelidir, bilinmeyenleri vs. bir araştırma yapmıştım.

Araştırma notlarımı da burada paylaşıyorum;

– 18 Kasım 1906 yılında Sakarya’nın Adapazarı ilçesinde doğmuştur.

– İstanbul Üniversitesi’nin Türkoloji bölümünü kazanmış fakat 2 yıl sonra babasının isteğini kıramayarak iktisat eğitimi için İsviçre nin Lozan şehrine gitmiştir.

– Daha sonra Fransa’ya geçmiştir.

– ilk kitabını 30 yaşında çıkarmıştır. (Semaver)

– Hakkında açılan dava “Çelme” hikayesi yüzündendir. (Askerlikten soğuttuğu iddia edilmiştir.)

– 1953′de 11 Mayıs da “Siroz” yüzünden vefat etmiş mezarı 1954 de Şişli Camii’nden Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilmiştir.

Kişiliği;

Sait Faik, eserleri ile kişiliği arasında yakın ilişki bulunan sanatçılardan biriydi. Yazar, hayatı boyunca çevresine uyum sağlayamamıştı ve bu uyuşmazlık onun her şeyden şikâyet etmesine sebep oluyordu. Hikâyelerindeki karakterlerde olumsuz yön aramaması ve onları iyi yanları ile göstermesinin sebebinin, yazarın ideale ulaşma arzusu olduğu söylenir. Annesi, Makbule Hanım’ın “Şatafattan nefret ederdi. Dolabında her şey bulunduğu ve ailevi durumumuz iyi olduğu halde ekseriya başına bir kasket ayağına bir pantolon geçirerek balıkçı arkadaşlarıyla gününü gün ederdi” tespitlerine katılan Yaşar Nabi Nayır ise Abasıyanık hakkında “Aristokrat değildi. Halktan üstün görünmeye çalışandan hoşlanmazdı. Herkes gibi olmak, herkese uymak isteği onda sonradan edinilmiş bir his değildir. Doğuştan gelme bir tabiattır.” dedi.

Abasıyanık’ın psikolojik özelliklerine dair bir deneme yazan Fikret Ürgüp, sanatçının karakteriyle ilgili iki noktanın üzerinde durdu. Bunlardan birincisi annesinin ilgisi ve babasının aşırı ilgisizliğinin oluşturduğu iç çatışmalar ile yazarın “çekingen, kendisini çevresinden ve kendisinden gizleyen, anlamak ve anlaşılmak istemeyen” bir kişiliğe sahip olduğuydu. Ürgüp ayrıca, Sait Faik’i hayatı boyunca koruyan annesinin, aynı zamanda yazarın kendine olan güveninin gelişmesine engel olduğunu belirtti.

Hakkında söylenen yergiler kadar övgülere de karşı çıkan Abasıyanık, yazarlığından söz açıldığında işi kavgaya kadar götürüp bulunduğu yeri terk ederdi. Sanatkâra ait bu tarz uyuşmazlıklarla ilgili olarak Fikret Ürgüp “Münakaşalı durumlarda, ilkel iç tepkimelerden kuvvet alarak haşin, kavgacı ve isyankar olur ve kimseye güvenmediğini belli ederdi. İnsanlara ve topluma inanmadığı için, kendisi gibi geleneklere isyan edip, o zamana kadar kabul edilmemiş hırsızları, cinsel sapıkları, toplumun içinden attığı kimseleri anlayıp onlarda yaşama hakkını savunan yazarları sever ve okurdu. (Gide ve Genet gibi)” dedi.

Motosiklet

Paylaşmadan geçemeyeceğim, 

Kimisi kapalı kaskı sevmiyor, çene bölümü açık veya katlanabilir kaskı tercih ediyor.

Aşağıdaki olayda motosiklet sürücüsü otobanda emniyet şeridinde giderken araba durup kapısını açıyor ve motosiklet sürücüsü kapıya çarpıyor. Açık, çeyrek ¾ lük yani çenesi açık bir kask ile çarpsaydı muhtemelen yüzü paramparça olacaktı. O yüzden sevgili dostlar “full face” , “tamamen kapalı” “katlanamayan” iyi bir kaskı tercih ediniz.

Fotoğraflar;

image
image
image
image
Denemeler

GAP denilince;
“Gep” okumam, düz “GAP” okurum. bana her zaman “Güneydoğu Anadolu Projesini” hatırlatır.

Batman ise, “betmen” değil, “batman” dır. Ve aklıma ilk olarak geldiği şekliyle Türkiye’de bir şehirdir.

Kitap ve Edebiyat

Bilinmesi gerek;

Mehmet Âkif Ersoy 20 Aralık 1873’te İstanbul’da, Fatih ilçesi Sarıgüzel mahallesinde dünyaya geldi.

Annesi Buhara’dan Anadolu’ya geçmiş bir ailenin kızı olan Emine Şerif Hanım; babası ise Kosova doğumlu, Fatih Camii medrese hocalarından Mehmet Tahir Efendi’dir. Babası, ona ebced hesabıyla doğum tarihini ifade eden “Ragîf” adını verdi. Fakat telaffuzu zor geldiğinden arkadaşları ve annesi ona “Âkif” ismiyle seslendi, zamanla bu ismi benimsedi.

İlk öğrenimine Fatih’te Emir Buhari Mahalle Mektebi’nde başladı. İki yıl sonra iptidai (ilkokul) bölümüne geçti ve babasından Arapça öğrenmeye başladı. Ortaöğrenimine Fatih Merkez Rüştiyesi’nde başladı (1882). Aynı zamanda Fatih Camii’nde Farsça derslerini takip etti. Mehmet Âkif, rüştiyedeki eğitimi boyunca Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca dillerinde hep birinci oldu.

Rüştiyeyi bitirdikten sonra 1885’te dönemin gözde okullarından Mülkiye İdadisi’ne kaydoldu. 1888’de okulun yüksek kısmına devam etmekte iken babasını kaybetti. Ertesi yıl büyük Fatih yangınında evlerinin yanması aileyi yoksulluğa düşürdü. Babasının öğrencisi Mustafa Sıtkı aynı arsa üzerine küçük bir ev yaparak aileyi bu eve yerleştirdi.

Mehmet Âkif öncelikle meslek sahibi olmak ve yatılı okulda okumak istediği için Mülkiye İdadisi’ni bıraktı. O yıllarda yeni açılan ve ilk sivil veteriner yüksekokulu olan Ziraat ve Baytar Mektebi’ne (Tarım ve Veterinerlik Okulu) kaydoldu.  Okul yıllarında spora büyük ilgi gösterdi; başta güreş ve yüzücülük olmak üzere uzun yürüyüş, koşma ve gülle atma yarışlarına katıldı; şiire olan ilgisi okulun son iki yılında arttı. Mektebin baytarlık bölümünü 1893 yılında birincilikle bitirdi. Daha sonra bu okulda Türkçe öğretmenliği yapacaktır. Resimli Gazete’de Servet-i Fünun Dergisi’nde şiirleri ve yazıları yayımlanacaktır.

Mehmet Âkif’in hem öğrencilik hem de hocalık yaptığı bu mekânda bugün  İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi hizmet vermektedir. Mehmet Âkif ve arkadaşlarının yemekhane salonu bugün İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Mehmet Âkif Ersoy Fuaye Salonu olarak kullanılmakta, iç kapı üzeri ve çevresini tam kıtalarıyla İstiklâl Marşı ve Âkif’in büyük portresi süslemektedir. Aynı kampüste Mehmet Âkif  Ersoy Tarım Müzesi de yer almakta ve gençlere her fırsatta büyük şairimizi hatırlatmaktadır.

II. Meşrutiyet’in büyük etkisinde kalan Âkif, arkadaşı Eşref Edip ve Ebül’ula Mardin’in çıkardığı ve ilk sayısı 27 Ağustos 1908’de yayımlanan Sırat-ı Müstakim dergisinin başyazarı oldu. Balkan Savaşı, Çanakkale Muharebeleri ve Kurtuluş Savaşı dönemlerinde çeşitli görevlerde bulunup,  Balıkesir’e giderek 6 Şubat 1920 günü Zağnos Paşa Camii’nde çok heyecanlı bir hutbe verdi. Halkın beklenmedik ilgisi karşısında daha birçok yerde hutbe verdi, konuşmalar yaptı ve İstanbul’a döndü.

1921’de Ankara’da Taceddin Dergâhı’na yerleşen Mehmet Âkif, 500 lira ödül konularak açılan İstiklâl Marşı yarışmasına başta katılmadı. Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey’in ricası üzerine arkadaşı Hasan Basri Beyin teşvikiyle ikna oldu. Onun orduya ithaf ettiği İstiklâl Marşı, 17 Şubat günü Sırat-ı Müstakim ve Hâkimiyet-i Milliye’de yayımlandı. Hamdullah Suphi Bey tarafından mecliste okunup ayakta dinlendikten sonra 12 Mart 1921 Cumartesi günü saat 17:45’te Milli Marş olarak kabul edildi. Âkif, ödül olarak verilen 500 lirayı hayır kurumuna bağışladı.

Kurtuluş Savaşı ve zafer sonrası uzunca bir süre Mısır’da yaşayan Milli Şâirimiz Mehmet Âkif Ersoy, 17 Haziran 1936’da tedavi için İstanbul’a döndü. 27 Aralık 1936 tarihinde İstanbul’da, Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda vefat etti, Edirnekapı Şehitliğinde yatmaktadır. En önemli iki eseri İstiklal Marşı ve şiirlerini yedi kitap halinde topladığı Safahat’tır

Motosiklet

Başlığı LS2′nin 3. Dünya Ülkelerindeki büyük vurgunu şeklinde mi atayım bilemedim.

Olay şu;

LS2 FF351 (Kaskın arkasında FF351-1 şeklinde de yazabilir), Türkiye’nin en çok satan kask modeli, motosiklet kuryelerinin neredeyse %99 unda olmak üzere, hemen hemen her motosiklet kullanıcısında en az bir tane vardır, ya bizzat kendisi kullanır yada artçısı için yanında taşır. Fiyatından dolayı (4 yıldızlı kask – 150TL) Genelde yeni motosiklete başlayan kimseye sevenleri tarafından hediye edilen kasktır. 

Kaskı aldığımızda üzerindeki etikete bakarsak Sharp testinden kaskın 5 (en iyi) üzerinden 4(iyi) yıldız aldığını görüyoruz. 3 yıldızın üzerinde bir kask olduğu için “tavsiye edilebilir” kasklar listesinde yer alıyor. Zaten hiç bir yer 3 yıldızın altındaki bir kaskı da satmıyor ve önermiyor. Kaskın üzerindeki 4 yıldızı teyit etmek isteyip sharp testinin sitesinden (http://sharp.direct.gov.uk/) kask bilgilerine baktığımızda ise kaskın 1 yıldız (En kötü) aldığını görüyoruz. Dahası bu kask gördüğümüz kadarı ile en çok Hindistan ve Türkiye’de satılmış, Avrupada ise satışını göremiyoruz. Olayı derinlemesine incelediğimizde ise, LS2 firmasının bu olayı bilerek yaptığı ve 1 yıldızlı bir kaskı 4 yıldız gibi 3. Dünya ülkelerine sattığını görüyoruz. 

( Sharp testi nedir derseniz, uzun uzadıya anlattığım yazımı şu adrese bulabilirsiniz : 

http://www.bncn.org/post/127751781680/sharp-nedir-sharp-ne-demek-sharp-testi-nedir-sharp-testi )

image

Kaskın “Sharp testi” ile ilgili pek çok rivayet ortaya atılmış, bu rivayetlerden birine göre kask önceden 4 yıldızmış, sonra tek yıldıza düşürülmüş, diğer rivayete göre kask 4 yıldızmış, Sharp ekibi “testin” şeklini değiştirince kask 1 yıldıza düşmüş. En çok bilinen rivayet ise “FF351 ilk çıktığında 4 yıldızdı (ilk seri), şimdiki çıkanlar 1 yıldız” şeklinde olanı, (Bu iddiayı sorduk: bizzat Sharp test ekibi – yani yıldızları veren kişi, ilk test ettiğimizde 1 yıldız verdik, hiç bir zaman 4 yıldız olmadı diyor.) 

(Ayrıca arkadaşlar; önceki seri 4 yıldız derken FF350 “seri”sini diyorsanız, o zaten 4 yıldız ve o “seri” değil, o ayrı bir model, FF351 modelinin hiç bir serisinin 4 yıldız olmadığını bizzat sharp test ekibi söylüyor.)

. Kimileri Sharp’ın sitesinde önceden bu kaskın 4 yıldız olduğunu gördüğünü dahi söylüyor. 

Ve maalesef koruma testlerinden geçememiş bu kask modeli halen koruma testlerinden 4 yıldızla geçti etiketiyle ülkemizde ve Hindistan gibi diğer ülkelerde bu hali ile satışa sunuluyor. Türkiye, Hindistan gibi ülkeler diyorum çünkü bu konu hakkında araştırma yaptığımda anladığım kadarıyla kask bu haliyle Avrupa ülkelerinde satılmamış. Hatta şöyle anlatayım; bu kaskı Avrupa ülkelerinde almak isterseniz sadece e-bay, amazon.com (sahibinden.com gibi) ikinci el siteleri üzerinden alabiliyorsunuz. Onlarda 3. dünya ülkelerinden içeriye sokulan kasklar. Avrupa tabanlı motosiklet aksesuarı satan sitelerde/firmalarda hiç bir yerde bu ürünün satışı yok. 

Hindistan’da da bu kask olay olmuş ve Hint motosiklet kullanıcıları da bizim kullanıcılar gibi bu kaskın testlerden geçip geçmediği ile ilgili pek çok foruma başlık açmışlar. Onlarda da aynı rivayetler dönüyor. Aşağıda özetle bu kaskın 4 yıldız olmadığı, 1 yıldız olduğu ve LS2 nin insanları kandırdığı yazıyor. Ve ayrıca kaskın arkasında yazdığı gibi 1300 gram değil, 1486 gram geldiğini ispatlıyor ve LS2 nin bu konuda da insanları kandırdığını belirtiyor.

The first scam: When you purchase the helmet, you see a sticker on the visor which mentions the model number as FF351, with 4-star SHARP rating. Now if you start looking around inside the helmet, you will notice the model number to be shown as FF350 on the strap, which leads to the fact that we are unsure which model this actually is. This is extremely misleading to the customer and a total lie on LS2’s part, they should be taken to task for this scam.
Now, if you take a look on the SHARP website, the FF350 model has a 4-star SHARP rating, but the FF351 model has a 1-star SHARP rating.

Second scam: The helmet mentions the weight to be 1300 + or – 50gms. On actual weighing, it turned out to be around 1486gms.

http://www.motogearadvisor.com/ls2-ff351-phobia-helmet-review/

image

Bende tüm bu rivayetler arasında, tüm bilgi kirliliğini gidermek için bizzat SHARP Test ekibine durumla ilgili bir mail attım ve durumu açıklayan bir cevap geldi. 

Benim attığım mailin Türkçesi şu şekilde;
(Gönderdiğim ve gelen mailin orjinalini yazının altında paylaşıyorum)

Merhaba,

LS2 – FF351 modelinde kask aldım, kaskın üzerinde sharp testlerinden 4 yıldızla geçtiğine dair bir etiket var, fakat sitenizden bunu teyit etmek istediğimde sizin testlerinizden bu kaskın 4 yıldız değil, tek yıldız aldığını görüyorum. Bu nasıl olabilir? Kask önceden mi 4 yıldızdı? Hiç mi 4 yıldız olamadı? Bir yanlışlık mı var?

Bir de ekte, fotoğrafları gönderiyorum bir yanlış anlaşılma olmaması adına.

Şimdiden teşekkürler,
Benan Cetin

Sonra Sharp Test ekibinden gelen cevap şu şekilde:

Sayın Benan Cetin,

Aşağıdaki durumu bize belirttiğiniz için ve sharp testlerine olan ilginiz için teşekkürler.

2009 yılında Sharp LS2 FF350 kaskını test etti ve bu model kask 4 yıldız almaya hak kazandı. 2014 yılında SHARP LS2 FF351 model kaskı test etti ve bu model 1 yıldız kazandı.

Yapılarındaki farkı görmek için testlere tabi tuttuğumuz bu 2 model kask test sonuçlarından tamamı ile farklı sonuçlar aldı. SHARP testi, test edilmiş bir kaskı örneklere/parçalara ayırıp yapılarına bakma testlerini de içerir. Bu testlerde de görüldü ki FF351 model kask önceden test ettiğimiz FF350 model kasktan tamamı ile farklı olarak üretilmiş.

FF351 model kaskın yanlış etiketle reklamının yapıldığını bize bildirdiğiniz için teşekkür ederiz. Bu durumu LS2 firmasına bildirdik ve kendilerinin bu bilgiyi ilgili yerlerden çıkaracaklarına dair bilgi aldık. Eğer FF351 model kaskın yanlış test sonuçları ile ilgili daha fazla bilgi almak isterseniz LS2 firması ile bağlantıya geçmenizi tavsiye ederiz. 

Saygılarımızla,

Sharp Test Takımı

Yani görülen o ki, LS2 nin FF351 (351-1) modeli hiç bir zaman 4 yıldız olamamış. 

Ayrıca burada Hint motosiklet kullanıcıların fark ettiği diğer bir olay da var,
Kendileri diyor ki; 
LS2 nin tüm kask modelleri “FF350, FF325, FF526″ kodları ile gidiyor ve kasklarının üzerinde bu isim yazıyor,

Peki neden bu kaskın modeli “FF-351″ olarak geçiyor ve kaskın arkasında “FF-351-1″ yazıyor? 351-1 = 350 mi demek istiyorlar? “FF351-1″ diye aratırsanız böyle bir model bulamıyorsunuz da zaten. FF351 şeklinde aratmanız gerekiyor. Kaskın arkasında FF351-1 yazaken çene bandında FF350 etiketi yazıyor olması ise ayrı bir üçkağıt. 

(Kaskın modeli FF351, fakat kaskın kutusu dahil hiç bir yerinde FF351 yazmıyor, çene bandı: FF350, kaskın arkası: FF351-1, FF351 yazan hiç bir yer yok.)

image

Maalesef sonuç olarak görünen o ki;

LS2 firması güvenlik testinden geçemeyen ucuz kaskların mağazalara giremeyeceğini ve satılamayacağını bildiği için FF350 model kaskın ismini kullanarak 3. Dünya ülkelerine böyle bir oyun oynamış. 

An itibariyle bakıyorum Türkiye nin önde gelen alışveriş sitelerinde ve motosiklet alışveriş sitelerinde bu kaskın çok güvenli olduğu ve SHARP testinden 4 yıldız aldığı yazıyor. Hatta Sharp testinin ne olduğunu açıklamış bazı siteler.

image

İşin diğer bir komik yanı, bu kaskın devlet organlarınca hiç kontrol edilmemiş olması. Bu kaskın bizzat bazı motosiklet federasyonları ve kurumları tarafından ücretsiz motosiklet kullanıcılarına dağıtılmış olması.
(Özellikle kuryeler)
(Bknz: Turing Kulübü 10.000 Moto-Kurye Eğitim Projesi)
(Motosiklet Turing kulübünün 10,000 adet hiç bir işe yaramayan kaskı alıp dağıtmış olması) 

Tabi komiklikler burda bitmiyor, LS2′ye ait sitelere baktığımızda artık FF351 modeli ile ilgili bilgi göremiyoruz. Ayrıca LS2 nin sitesinde tüm kaskların bilgilerini verirken SHARP testi ile ilgili bilgi de artık göremiyoruz, sadece ECE 22.05 sertifikası vardır yazıyor. Sharp LS2 ile yollarını ayırdımı diye düşünmeden edemiyor insan. 

image

ECE 22.05 sertifikası olayı ise ayrı bir muamma. Zira bunu internet üzerinden kontrol edebileceğimiz bir portal yok. Kasklarda bu sertifika olabilir de olmayabilir de. Fakat Hint motosiklet kullanıcıları bu konuyu da araştırmış ve bunu teyit edemediklerini yazmış. Bu sertifika programının anladığım kadarı ile büyük bir getirisi yok. Fakat bu sertifika da yok ise LS2 351 modelinin hiç bir sertifikası yok ve tamamen güvensiz bir kask. 

İşin ucunda insan canı var,
Şöyle düşününce belkide sırf bu kask yüzünden ne canlar verildi. 
O yüzden bu yazıyı okuyalım, okutalım, paylaşalım ki canlar yanmasın. 

Benan Cetin.

Orjinal Metinler:

Gönderdiğim Mail;

Hello,

I have bought a helmet which is LS2 – FF351. There is a sticker on it which means that the helmet was awarded of 4 stars sharp rating. But when I try to confirm it via your website, I see that the helmet has only 1 star. How can it be? Did it have 4 stars before? Or it has never awarded a safety rating of 4 stars before? Or there is a mistake?

Also, I m sending photos as attachments for to avoid any kind of misunderstanding.

Thanks in advance,
Benan Cetin

Sharp Ekibinin Gönderdiği Mail;

Dear Benan Cetin,

Thank you for your email below, and for your interest in SHARP.

In 2009 SHARP tested the LS2 FF350 helmet and awarded this model a safety rating of 4 stars.  In 2014 SHARP tested the LS2 FF351; this model of helmet was awarded a safety rating of 1 star.

For two models of helmet to be awarded such different safety ratings, we would expect to see differences in their construction and this was indeed the case.  The SHARP assessment includes a full disassembly of a helmet sample for each model of helmet that is tested.  During this process it was noted that the construction of the FF351 significantly differed from that of the FF350 that had previously been tested.

Thank you for advising us that you have seen the FF351 advertised with the incorrect SHARP rating. We have raised this with LS2 and we understand they are taking steps to remove this information from their marketing material.  If you should require any further information with regard to the incorrect SHARP rating being displayed on the FF351 model, we would advise you to contact LS2 directly.

Kind regards,

The SHARP Team

Araştırmalar

Bu hikayeyi duymuş olabilirsiniz, pek çok değişik versiyonu var, yalnız bana anlatılan ilk ağızdan.. 

Hikaye şu şekildedir:

Kapalı çarşıda ünlü bir kuyumcuya (isim vermiyorum) bir gün avrupadan kadın bir müşteri gelir, Kuyumcu kendisine bir zümrüt satar, kadın geri ülkesine döner, zümrütü boynuna takar, sonra bu zümrütün rengi değişmeye başlar. Kadın bakar renk değişir, zümrütü bir kenara koyar ve İstanbula geldiğinde kuyumcunun yakasına yapışır.

Kuyumcuya bunun gerçek zümrüt olmadığını, renk değiştirdiğini söyler.
Kuyumcunun rengi değişir, sonrasında çalışanlarını toplar ve der ki; 

“Siz Ağlayan Zümrüt” ü nasıl satarsınız?”

Kadının yanında çalışanlarına kızar, ve kadından “Ağlayan Zümrüt” ü geri alabileceğini söyler. Kadın, elindeki parçanın çok değerli olduğunu düşünüp zümrütü vermek istemez. Ve zümrütü vermeden ülkesine geri döner.

Sonra bu hikaye efsane halini alır, 
Ayrıca bu hikayenin pek çok versiyonu mevcut internette, 

İnternette dolaşan versiyonu ise:

unlu bir kuyumcu cok zengin iranli bir musteriye $100.000 gibi bir ucretle nadide bir parca oldugunu soyledigi zumrut bir yuzuk satar. aylar sonra kadin dukkana elinde rengi oldukca acilmis olan yuzukle geri doner. kaziklandigini dusunerek sinirle dukkani birbirine katar ve parasini geri ister. dukkanin sahibi, unu ve turkiye’de ki sayili markalardan biri olmasinin verdigi ozguvenle (!) kadina birak alttan almayi sinirle bagirmaya baslar;

“ben bu yuzugu sizin gibi mucevherden anlamayan birinde birakacagima kiymetini bilen bir musterimin kullanmasini tercih ederim, bizim isimiz tuccarlik degil, biz bu isi sanat olarak goruyoruz. paranizi hemen hesabiniza yatiriyorum” deyip yol verince, kadin tasin anlayamadigi ozelligini merak eder ve kuyumculukta efsane haline gelmis su cevabi alir;

“hanimefendi bu yuzuk aglayan zumruttur, belirli donemlerde agladigi icin renginde sizin solma diye tabir ettiginiz acikliklar belirir.”

bu aciklamanin ustune kadin memnun bir sekilde $5000 bile etmeyen aglayan zumrutlu yuzuguyle dukkandan cikar.

Hikayeyi anlatan ise kapalı çarşıda başka bir kuyumcu, 
Turistlere bakış açımızı özetleyecek bir başka olay..

Kitap ve Edebiyat

Orhan Veli’nin de Galatasaray’lı olduğunu’da öğrenmiş oldum, Nazım Hikmet Orhan Veli’yi hiç sevmez bilirdim(Başta sevmezmiş); Ve daha Orhan Veli hakkında karşılaştığım pek çok bilinmeyen gerçek; Buyrunuz arşivimde bulunması için topladığım, Orhan Veli Kanık hakkında bilinmeyen gerçekler;

(Kaynak: Kız Kardeşi Füruzan Yolyapan + Makaleler + Yazılar)

  • Çocukken, Beykoz’daki evinin bahçesine sahne kurar komşular’a “Molier”‘in oyunlarını oynarlardı. Kız kardeşinin arkadaşları geldiğinde Karagöz-Hacivat oynatırdı.
  • Uçurtma yapma meraklısıydı.
  • Futbolu çok severdi, Koyu galatasaraylıydı, sarı-kırmızı çorapları vardı.
  • Balık tutmaya meraklıydı
  • Şiirlerinde yaşadıklarını yazıyordu.
  • Şiirlerini oturup yazmaz, kafasında tasarlar, sonra yazdığı söylenir.
  • Dürüst ve medeni biriydi, şakacı ve neşeli bir karakteri vardı, kız kardeşine “fırfırım” derdi.
  • Arkadaşlarının Orhan Veli’yi “Ofran” diye çağırdığı söylenir.
  • Orhan Veli ise takma isim olarak “Mehmet Ali Sel”‘i kullanır. Oktay Rıfat bu konuda şöyle der; “Orhan Veli atmaya kıyamadığı şiirlerini bu isimle yayınlardı.”
  • Nazım Hikmet’in “Orhan Selim” takma adı aslında “Orhan Velim” den geldiği kanıtlanmamış olsada, ortaya atılan iddialar arasındadır.
    Nazım’ın Orhan Selim şiiri;
    -!-
    benim siska
    benim ciliz
    benim zavalli cocugum orhan selim
    sen
    benim
    ne gözüm
    ne kolum
    ne kafamsin
    sen
    benim
    bir kursun balyasi gibi siska sirtina bindigim
    ve alninin teriyle gecindigim
    ilk
    ve son adamsin!
    sana sevgi
    sana saygi
    sana minnetle uzaniyor elim.
    -!-
  • 1946 yılına kadar çalıştığı tercüme bürosundaki işinden, bakanlıktaki
    baskıcı havadan rahatsız olarak istifa etti. Bu istifanın sebebini Orhan
    Veli’nin memuriyete uyum sağlayamaması olarak yorumlayanlar da oldu.
  • Sait Faik bir yazısında Orhan Veli’yi sözcüklerle şöyle tasvir eder: “İki incecik bacak, kısaca bir trençkot, kanarya sarısı bir kaşkol, müselles bir yüz, şişirilmiş bir göğüse benzeyen bir sırt, -denebilirse- ergenlik bozuğu bir yüz: İşte görünüşte Orhan Veli…”
  • Ömrünün son yıllarını Rusya’da geçiren şairimiz, çocukluğunda patatese benzetilmekten mi esinlenmiştir, yoksa Ayşe Kulin’in benzetmesini onaylamak için mi kendisini çevresindekilere benzetmiştir bilinmez ama, 1956 yılının haziran ayında, Peredelkino’da Yazar Evleri Sitesi’nde bulunan evinde; Bulgaristan’dan gelen dostu Fahri Erdinç’e şunları söylemiştir: “Size bir şey söyleyeyim mi, artık beni karikatürize etmek çok kolay: Bir patates al eline; yukarıdan iki kürdan batır, iki de aşşağıdan, tamam!”
  • 1949 yılında çıkan “Yaprak” dergisiyle birlikte Orhan Veli’nin şairliğinin yanı sıra fikir adamlığı yönü de ortaya çıktı. Şairin yaklaşan seçimlerle ilgili fikirleri bu dergide yayımlandı. Aynı günlerde Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet, Nâzım Hikmet’in hapishaneden çıkarılması için açılan kampanyaya katılarak üç gün açlık grevi yaptı.
  • Orhan Veli, Yaprak dergisinin kapanmasının ardından İstanbul’a geri döndü. Aynı yıl 10 Kasım’da bir haftalığına gittiği Ankara’da belediyenin kazdığı bir çukura düştü ve başından hafifçe yaralandı. İki gün sonra İstanbul’a döndü. 14 Kasım günü bir arkadaşının evinde öğle yemeği yerken fenalık geçiren şair hastaneye kaldırıldı. Beyinde damar çatlaması yüzünden başlayan rahatsızlığın sebebi doktor tarafından anlaşılamadı ve Kanık’a alkol zehirlenmesi teşhisiyle tedavi uygulandı; beyin kanaması geçirdiği sonradan anlaşıldı. Aynı akşam sekizde komaya giren şair komadan çıkamayarak gece 23.20’de Cerrahpaşa Hastanesi’nde hayata veda etti.
  • 1955 yılında Budapeşte’deki Kent Radyo’sunda bir konuşma yapan Nazım Hikmet, çok seyahat ettiğini söyler. Bunun üzerine şaire sorarlar: “Acaba bu sık seyahatleriniz sırasında yanınızda bulundurduğunuz kitaplar nelerdir?” Nazım’ın yanıtı çok açıktır: “Şimdi size söyleyeyim. Mesela benim bavulumda neler var. Bir defa tabii Orhan Veli var. Öyle sanıyorum ki Orhan Veli bizim en güzel şairlerimizden biri. Çok genç öldü, yazık oldu ama, ölümsüz.” Konuşma ilerleyince Nazım’dan birkaç Orhan Veli şiiri okumasını isterler. İlk olarak ‘çok sevdiğini’ vurguladığı Sere Serpe’yi okur. Şiiri bitince şu yorumu yapar: “Ne güzel Türkçe, sonra nasıl İstanbul, nasıl İstanbul kızı…”
  • Gittiği yerlerde Orhan Veli’yi tanıtmaya çalışan Nazım Hikmet, 16 Ağustos 1959 tarihli Dörtlük şiirinde de üç kişiden bahseder Nazım.
    Yeryüzüne tohum gibi saçmışım ölülerimi,
    kimi Odesa’da yatar,
    kimi İstanbul’da,
    Pırağ’da kimi.
    En sevdiğim memleket yeryüzüdür.
    Sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi.

    Odesa’da yatan kişi, ikinci eşi Lena Yurçenko’dur. Diğer iki kişinin kim olduklarını bir önceki şiire bakarak söyleyebiliriz ki; Nezval ve Orhan Veli…

Araştırmalar

TDK ne işe yarıyor çok merak ediyorum…Yani TDK da çalışanlar sabah işlerine gidiyor akşama kadar ne yapıyorlar orda acaba? Türkçeye bi “bilgisayar” kelimesini kazandırmışlar (her ne kadar bi kesim “komputer” diye diretse de) başkada bişey yok..

Nerden geldim TDK konusana?

Hadımköy diye bir yer var istanbulda, arnavutköye bağlı bir belde, ismiyle ilgili pek çok hikaye uydurulmuş bir yer..Herkes kafasına göre bi hikaye uydurmuş.. dalga konusu olmuş bi yer..

Buranın ismi HAdımköy (şapkalı “a” var orda) imiş vakti zamanında, HAdım ise “Hizmet eden” anlamına geliyormuş.. Ama TDK şapkayı kaldırınca HAdimköy olmuş sana Hadımköy.. Öylede kalmış..

Müzik

Hotel California’nın Türkiye sınırları içindeki hikayesi;
(Yazıyı sonuna kadar okuyunca ne demek istediğimi anlayacaksınız.)

Hotel California Şarkısının Hikayesi

1969 yazında hikayenin kahramanı olan adam uzun bir seyahate çıkar. Ve yolu California’dan geçerken dinlenmek için Hotel California’yı bulur. Ufak sevimli bir oteldir. Sıcak bi havası vardır. Bir odaya yerleştirilir. Oteldeki ikinci gününde, odasının hemen yanındaki odada kalan kızla tanışır, arkadaş olurlar. Birlikte gezmeye başlarlar, çok fazla zaman geçmeden birbirlerine aşık olurlar ve tatili Hotel California’da birlikte geçirmeye karar verirler. Çok severler birbirlerini, bütün bir yaz hep beraberdirler. Otelin sıcak insanları, sevimliliği sadeliği onları çok etkilemiştir. Unutamayacakları bir yaz yaşarlar.

Yazın bitiminde bir karar vermek zorundalardır ayrılık için. Ve şöyle derler ’ Eğer bir sene sonra birbirimizi unutmaz ve yine bu kadar çok sevecek olursak, gelecek yazın ilk gününde (tanıştıkları günü kastederek) Hotel California’da buluşacağız ’ diyerek sözleşirler. O zamana kadar birbirlerini hiç aramayacaklardır. ( bu aşk bir yaz aşkımı yoksa gerçek bi aşk mı anlamak için yaparlar bunu)…

Tam bir sene geçmiştir. Adam sözleştikleri gibi bir sene sonra otelde buluşmak için yola çıkar. Tanıştıkları ilk gündür o gün. yol uzundur bitmek bilmez adam için ve sonunda California’ya varır. Otelin oraya geldiğinde kapkara bi bina bulur..otel bir gün önce yanmıştır…Hemen sevdiği kıza haber vermek ister. Onunda gelmiş olabileceğini düşünerek olması muhtemel yerlere bakar. Ancak bulamaz. Ve sonunda çok acı birşey öğrenir ve bu şarkı ortaya çıkar. Acı gerçek ne mi? Sevgilisi süpriz yapmak için bir gün önceden otele gelmiştir. Ve çıkan yangında ölmüştür…

Ne acı değil mi? Acı olabilirdi tabi gerçek olsaydı. Pek çok hikaye gibi buda sadece Türkiye sınırları içinde geçerli bir hikaye, bu şarkının açıklamalarında, hikayesinde, wiki sayfasında dahi bir hikaye yer almıyor. Bu hikaye gerçekte yok, şarkıda normal hikayesiz bir şarkı. İstediğiniz kadar ingilizce aratın yok.

Diger uydurma hikayeler ise şöyle;
(Bloğumda mevcut ve ilerleyen sayfalarında açıkladım)

– Che nin çantasından nutuk çıkması
– Tutunamayanların yazarının intihar etmesi
– Atatürk gibi düşün norveç deyimi …

Hepsi birilerinin bi yerlerinden uydurması..
Saçmalık..